Haydi Kampa!!

IMG_20170917_204353_827

“Ben Deniz’le uçağa binmeye tırsan ve 13.yüzyıl kafasıyla 21.yüzyıla adapte olmaya çalışan bir anneyim. Hurafelere inanırım, üzerlik otu yakarım, nazar değer, klima kötüdür, hatmi çiçeği öksürüğe iyidir, zencefil ve zerdeçalsız iyileşilmez ve tüm bunlarla beraber sırtına tülbent koyulmayan çocuk kesin öksürürcüyüm. Aksini söyleyecek doktorları sevmem, dinler gibi görünür, arkasından konuşurum.”

Yukarıda okuduğunuz paragrafı 2 yıl evvel yazmıştım. Allah seni inandırsın 2 yılda çekilmez kişiliğimde hiç bir değişiklik yaratamadım. Sadece çocuk büyüdükçe dillendi, dillendikçe söylenmeye başladı, söylendikçe inatlaştık, inat arttıkça karşı gelemez oldum. Kendi ellerimle isyankar bir ergen yarattım. 3 yaşında henüz kendileri, belirtmek isterim.

Çadır kamplarına taktım bu yaz. Arkadaşların sosyal medya hesaplarında paylaştıkları fotoğraflar çok eğlenceli görünüyordu. Daha çok, huzurlu, sakin ve 3 yıldır hasret kaldığım sessizliği buluyordum o fotoğraflarda. Gaza geldim, çadır kampı muhteşem olurdu, acaip şanslıydık çünkü Bolu’da yaşıyorduk!

Çadır kampı hayalimize de bu gereksiz “ana yüreği” dediğimiz hormonel dengesizlik yüzünden, bizim düdük makarnasını da ekledik. Yaz boyunca “çadır kampında gerekli malzemeler” başlığı altında yüzbin tane yazı okuyup, sayfalarca not çıkarıp, internetten araştırıp araştırıp bildiğin izci konumuna gelene kadar yırtındım ve 3 sayfalık bir liste yaptım. Baltası, dürbünü, testeresi, lambası, tenceresi, çaydanlığı, marshmellow’u, patatesi, mısırı, zımbırtısı, otu, boku ve püsürüne kadar her şeye baktım. Fakat serde pintilik var malum, daha iyisini daha ucuza bulurum diye diye vakit geçti ve ben bir türlü alamadım.

Gün geldi çattı ve Aladağlar’a gitmeye karar verdik. Gitmeden evvel, aldığımız çadırı bahçede deneyecektik ama deneyemedik. Yani anlayacağın sadece çadır ve uyku tulumu alan şapşal turistlerdik.

Bana göre gitmemize engel olacak bir durum değildi bu eksikler. Çadırı alıp Aladağlar’da deneyemeye karar verdik. Akıllı uslu, muhteşem söz dinleyen oğlumuzla muazzam bir gün geçirecek ve akşam üstü dönecektik. Zaten Eylül ortasıydı, donardık dağın başında. Bukalemun gibisin be kardeşim diyebilirsin, ortama göre hayalleri düzenlemeyip ortamın rengine uyum sağlamada üstüme yoktu.

Hayaller kura kura, mutlu mutlu yola koyulduk. Nihayetinde daha yeni “Çocuğunuza Sınır Koyma” ve “ Bağırmayan Anne-Baba” “Beni Ödülle Cezalandırma” adlı kitapları okuyarak Nirvana’ya ulaşmış dünyanın en entellektüel, bilgili ve anlayışlı annesiydim ben.

IMG_20170917_204353_830

Aladağlar’a varınca hakikaten bu kadar zamandır Bolu’dayım ne demeye gelmemişim buraya dedim. Çok değişik kuşlar vardı etrafta, ne güzel bir göldü ve ne hoş bir yerdi burası. “Fırat, şu kirpi mi, ayı var mıdır acaba burda?” gibi bir kaç sorum oldu tabii. Girdiğim tuvalette gizlenmiş bir kurbağayı zamanlama olarak kötü bir vakitte görmüş olduğumdan biraz çığlık atıp, hayvanın aklını almış olabilirim ama alışırım diyerek, ortamın huzuruna tekrar girdim.

Velhasılıkelam, açtık çadırı, şişme yatakları çıkardık ve çıkarmamızla ilk mallığımızı farkettik.

Şişirmek için koyulan aparat elektrikle çalışıyormuş, bari ona bak di mi? Yok, ne bakacam o torbadan çıkarıp tekrar geri niye koyayım, serde tembellik var tabii. Arka tarafta bir tesis gördük, yardım istedik. Şişirdik, sıkıştırdık çadırın içine ama başka bir sıkıntı daha çıktı, iki tane tek kişilik yatakla çadırda yatılmıyormuş. Çift kişilik alsana yatağı! Neyse söylenmeyi keselim.

Deniz beyler, şişme yatağın fazlaca sallandığını görünce, ormanı, ağaçları, hayvanları, gölü falan bıraktı, “ben zıplaycam” diye tutturdu.

Baktım lafımı dinleyecek gibi değil, izin vermek zorunda kaldım. Gerçi iznimi istediği de yoktu ya çaktırma. O sıralarda gayet keyifliydi. Havanın da iyi olduğunu fark edince, mevcutta bir tesiste olunca bir delilik yapıp kalmaya karar verdik.

Yan tarafta da yine 3 yaşında tek çocuklu bir aile Decathlon’dan 4 kişilik çadırlarını kurmuş, ateşlerini yakmak için odun topluyorlardı. Demek ki çocukla çadır kampı çok harikaydı, hayat güzeldi ve insanlar mutluydu. İyi bir karar verdiğimize emindim. Muhteşem anne babalardık, çocuğumuza muazzam bir deneyim yaşatırken biz de yıldızlara bakacaktık. Ne güzeldi hava, o nasıl bir gökyüzüydü ya! Hayat güzeldi biz güzeldik vs.

Hava karardıkça benim oğlan yavaştan kişilik değiştirmeye başladı. Mızmızlanmalardan bağırma kıvamına kısa bir sürede ulaştı. Bu da bir başarıdır ama lütfen, küçümsemeyin yani bir insan böyle kısa sürede delirir mi? Oluyor işte, ne de olsa bizim oğlumuz kime çekecekti?

“Koşucam ben” diye bağırıyor, “tamam koşalım” diyince de “koşmaycam” diye lafı çevirip bir de ona bağırıyordu. O kadar kitap okumuştum, benim gibi muhteşem bir anneyi asla sinirlendiremezdi bu küçük afacan. “Sini gidi sini, ni şikir şiysin sin”, kıvamındaydım ilk başlarda.

Mevcut tesiste yemeği yedikten sonra artık soğuk başlamıştı, yan taraftakilerin ateş başında marshmallow yemeleri kanıma dokunuyordu. Attıkları kahkahalardan bir hayli rahatsızdım. Çocuk; “babacım, biraz mısır pişirelim mi?” gibi yaşına uygun olmayan bir huzur ve mutlulukla etrafa sinir bozucu bir neşe saçıyordu. Halbuki normal bir pigmenin yapması gereken, “ben bu çadırda yatmaaaaağm” diye bağırması değil miydi? Öyle çocuk mu olurdu?

Bırakın çocuklar çocukluklarını yaşasındı, ben de kıskanmasaydımdı!!

O sırada bizim çadırda uyku tulumu krizi baş göstermişti. Süper zeka ana ve baba kendi uyku tulumlarını almış fakat Deniz için alınan -5’e kadar dayanıklı ve aldığımız en kaliteli uyku tulumunu unutmuştuk. Deniz için çok kalın kıyafetler getirmiş olmanın mutluluğuyla çocuğu giydirip kendi tulumumu paylaşacaktım ki, kendime hiç kalın bir şey getirmemiş olduğumu farkederek yine alkışları toplamaya başarmıştım. Yemedim yedirdim, giymedim giydirdimci ruhumu seveyim.

Uyku tulumunu kıçımızın altına serdim ki Deniz donmasın alttan alttan diye. Deniz’i güzelce ısıttıktan hatta terlettikten sonra kendi kıçımın derdine düştüm. Fakat tek kişilik iki yatağın arasına zırt pırt düşen Deniz Bey’i korumak adına yan yatmamızın daha iyi olacağına karar verdik. O şişme yatakta nasıl bir şişmişse arkadaş, dönerken sanırsın kano üzerinde gidiyoruz, bir ben zıplıyorum bir Fırat. Bu arada çadıra yatınca bir şeyleri yanlış yaptığımızı anladık. Çadırın tentesi burnuma değiyordu. Sanırım gerememiştik iyice, klostrofobik Mizyal’in çadırın en dibinde yatıyor olması ise hiç hayra alamet değildi ama analık iç güdülerim bana susmamı emretmişti. Fırat hareket ettikçe zıplıyorduk. Zıpladıkça benim suratım çadırım tepesine değiyordu.

Fazla uzatmayayım bunca sarsıntıdan rahatsız olan, pimi ha çekildi ha çekilecek diye diken üstünde izlediğimiz düdük makarnası sonunda patladı.

Cüsse itibariyle her hareketi ile bizi devamlı şişme yatak üstünde zıplatıp, yuvarlanmamıza neden olan babasının çadırdan gitmesini buyurdu kendisi. İkna etmeye çalıştıkça ses tonu yükselmeye başladı. Babasının çadırdan çıkması için bütün dağ’ı inletti. Ortalık ayağa kalkıyordu ki, sonunda Fırat boynunu bükerek ormanın derinliklerine doğru yol aldı yok yok uzaklaşamadı, çadırın yanına tünedi.

O pimi çekmeyecektik Fırat, o pimi çekmeyecektik.

Bu patlama artçı sarsıntıları beraberinde getirecekti biliyordum. Fırat’a sessizce, “şimdi yavaşça uyku tulumunu al ve buradan kaybol”, dedim ama o çadırdan fazla uzaklaşmadı. Yanımdaki delinin ne zaman bana saracağı belli değildi. Sessizce bekledim, uyuduğumu sansın diye gözümü kapatıp bekledim. Bir ara acaba uyudu mu diye bakma gafletinde bulundum ve işte o an bittim. Kurt gibi tünemiş burnumun dibinde, gözünü kırpmadan beni izliyormuş meğer. Gözümü açık gördüğü anda yapıştırdı.

“Anne, baba nerde?”

“Dışarda oğlum, az once kovdun ya.”

“Geri gelsin.”

“Öyle kolay değil o, hem kovucan sonra geri çağırcan olduuuu!” (Yapma dedim, inatlaşma şu bebeyle dedim kendime ama ah o körolasıca çenem durmadı)

“Gelsin, hemen gelsin”

Babası dayanamadı atladı, “gelmeeeem, dalga mı geçiyorsunuz benle, anca girdim uyku tulumuna zaten, ne gelirsin kampa ya. Sizinle kamp mı olur be!”

(Sus konuşma dedim babasına, bulaşma, çirkefleşecek dedim, dinlemedi.)

“O zaman çadırın üstünde yatsın”

“ Oğlum çadır çöker üstümüze, baban çok ağır. Çadırın üstünde yatılır mı?”

(Biz çadır kurarken zırt pırt çadırın üstüne sanki sahneden seyircilerin üstüne atlar gibi hareketler yapıp durduğundan, herife gayet normal geldi bu hareket tabii. )

“Ben yatarım anne, ben yatim çadırın üstünde, küçüküm ben.”

(Senin aklına sıçayım Mizyal, konuşmaman en hayırlısı diyorum her seferinde sana! ama ah o çenem.)

“Çıkarın beni burdan, anne çıkar beniii burdaaaan.”

Allah’ım işte korktuğum şey başlamıştı. Cıngar geliyorum dedi ve geldi.

Bağırmaya başladığı anda 3 saat kesintisiz kriz çıkarma rekoru geliyordu. Abarttığımı düşünmeyin bu sene Allah’tan tanık olan arkadaşlar oldu, çocuk yapmaktan vazgeçtiler bizim yüzümüzden, o derece. Çadırda her kelime dışarıda yankı yaptığı için tedirgindim. Otellerde kaldığımızda altı üstü duvarları yumrukluyorlardı ama burda çadırı yakarlar kesin diye tırsarken, elim ayağıma dolanmıştı.

Okuduğum kitaplar gözümün önünden geçse de, sinirim tepeme çıkmak üzereydi.

“Oğlum çıkmayalım ama baban geri gelsin istersen olur mu?”, diyerek iki istek öncesine geri çevirmeye çalıştım kendisini ve yola geldi gibi oldu.

Babası uyku tulumundan çıkıp aynı zıplama efektiyle geri girdi çadıra.

Fazla uzamadan “eveee götürün beni”, krizi başladı. Gece 23:30 sularında tesisin sahibini buldum ve kalabileceğimiz bungalov var mı yok mu diye soruşturdum. Varmış, çok şükür. Aldım benimkini, elimde fenerle düşmekle düşmemek arasında sürünerek bungalova doğru ormanın derinliklerine yürümeye başladık. O sırada yan çadırın sahipleri ota boka mutlu olan sevimli çocuklarını uyutmuştu. Şaraplarını açmışlar, ateş başında muhabbet ediyorlardı. Bense kendimi yaktıkları ateşe doğru atmak istiyordum. Mutluca yaktıkları ateşi söndürecektim böylece, ellerindeki kadehleri alıp suratlarına çalmak isteği ile yanıp tutuşuyordum bir yandan da fakat yapamadım.

Benim oğlan bağırmaya devam ederken, çocuklarının uyanmasından bile tedirgin değillerdi. Şalterler attı bende. Okuduğum tüm kitapları yaktım o sırada beynimde. “Biraz daha bağırırsan ormandaki tüm ayılar burayaa gelecekkk, susss artık!”, dedim, dediğim an pişman oldum diyebilirdim ama “gelsinler anne, ayılar gelsin”, diye kriz yine çark etmeseydi.

Telefonu verdim eline, şarjını bitirene kadar izledi. Sabah şarj bitmişti, Fırat bizim nerde kaldığımızı bilmiyordu ve gecenin bir yarısına kadar çizgi film izlediği için 09.30’da uyanan beyefendiyle biz dışarı çıkana kadar meraktan çatlayan kocam bizi görünce önce mutlu olup, sonrasında aynı performansla koşucam ama koşmıcam, eve gidelim ama gitmeyelim karmaşasıyla bağırma performansını yüksekte tutan sevgili sevgi pıtırcığımız, aşk kuşumuz, arıza Mahmut’umuz, hayatımıza renk katmaya devam ettiğini görünce, bizi görme mutluluğu sönüverdi.

Bu sırada sabah 7’de yine odun toplayıp ateşlerini yakarak omlet yapan yan çadırın sevimli ailesi bize selam verdi.

Bİraz muhabbet edince çok iyi insanlar olduğunu anladık fakat ben fazla samimi olmak istemedim. Hala kıskanıyordum. Bize tel çitin arkasında çok güzel bir yürüyüş yaptıklarını anlattılar. Hadi deneyelim dedik. Denemeden önce bir düşün di mi? Sen kim, onlar kim? Gittik, kirpi varmış diye. Tırmandık tel çitin üstünden az bi şey yürüdük ve bizim huzurlu evladımız, dimdik bir yerden tırmanıcam diye tutturdu, tamam gidelim de nasıl inecez oğlum yapma evladım, etme çocuum! derken zıvanadan hafif çıkacak gibi oluyordu ki Fırat’la göz göze geldik. “Ormanın içindeyiz ya hakkaten şimdi ayı mayı gelirse napacaz?” dediği an ooğlum ayı gellliiyor çabuuuk diyip çocuğu panik atak kıvamında kucağıma aldığım gibi çitin diğer tarafına salladım.

Bunun gölün kenarında gayet güzel bir 5 dakika geçirdik. Yine de çok şükür dedik ve döndük.

Size Çadır kampı için bir liste çıkarayım.

3 takım iç çamaşırı, bez, 3 tshirt, 3 pantolon, pijama, yedek ayakkabı, ıslak mendil, oyuncak araba, hamur, kamyon. Bunları güzelce paketle. Şimdi çocuğu al ve yavaşça babaannesine götür. 1 saat sonra gelecekmişsin pozlarına gir ve kapıyı usulca kapat.

Gerisini salla, arabada da yatarsın kardeşim sen beni dinle.

Ver çocuuuu babaannesineeee!!! J

Haydi kampaaa.

2 Comments

  1. Berin Kayıran |

    Valla okurken ben çok eğlendim. Size haksızlık olur mu böyle söylemem bilmiyorum.Nasıl akıcı bir yazı, müthiş anlatım. Bu arada bize komşu gelmişiniz. O çadır bizim bahçeye de kurulabilirdi. Bi daha ki sefere aklınızda bulunsun.

Bir Yorum Yaz

%d blogcu bunu beğendi: