Türkiye Tarımla, Tarım Kooperatifleşme ile Kalkınır"

Ne yapmalı? Bilinçlenmek ve bilinçlendirmek için neler yapmalı?

Ketojenik mi yaşamalı? Vegan mı olmalı? Sağlıklı kalabilmek için kimden alışveriş yapmalı? Doğduğu şehri veya köyü taşra diye beğenmeyip, büyük şehirlerde köy ürünü arayanlar, köy ekmeği denince ah çok sağlıklı oldum diyenler, üretmeyi unutan sadece tüketime yoğunlaşan bizler. Tarım bitmek üzere sayın seyirciler! Şu an köylerde yaş ortalaması 50-55, üretenler üretemeyecek yaşa ve fiziksel duruma geldiğinde hepimize geçmiş olsun diyeceğiz. Artık hep beraber dere suyu falan içeriz, şifa niyetine.

Geçen hafta Kooperatifçilik ile ilgili bir seminere katıldım. Katılanlar arasında hali hazırda kooperatiflerini kurmuş köylü kadınlar da vardı. Üreten kadın, ürettiği gıdayı işlemesini bilen kadınlar. Bravo onlara, bir araya gelmişler, çalışıyorlar. Bize ise sadece destek olmak kalmıyor daha da öteye gitmemiz gerekiyor. Kooperatiflerin ise hangileri ne kadar zehirsiz üretim yapıyor, bazılarını biliyorum. Benim için birinci sırada zehirsiz yaşam diyorsanız biraz dertleşmek istiyorum müsaadenizle.

Mutfağımızda pişen yemeklerin %50’sinde buğday türevleri kullanıldığını varsayarsak buğdayın öneminin oldukça büyük olduğunu söylemeye gerek yok sanıyorum. Her gün ekmek ye demiyorum ama dengeli beslenme ile mutlaka bir yol bulacağımıza inanıyorum. Sonuç olarak, buğdaya ihtiyacımız var hem kalkınmak hem beslenmek için diğer sebzelere de muhtaç olduğumuz gibi. Ancak atalık buğday, atalık tohumlar deyince fiyatlar neden bu kadar havalara uçuyor? Peki, bu atalık mevzusunda hiç mi ilaç sıkılmıyor? Sertifikalara da ülkenin bu düzeninde ne kadar güvenebiliyoruz? Zehirli bir topraktan çıkan atalık tohum ne kadar sağlıklı olabilir?

Benim uzun zamandır kafaya taktığım üreticilerin kullandığı ilaçlar/zehirler. En duyarlı olduğum ise Round-up denen ot ilacı. Bunu kullanırken izin verilen dozlar elbette vardır ki bu da iyi tarım yolunu açıyor. İnsan sağlığına zararlı olduğu gerekçesi ile ihraç etmeye çalışılan ürünler geri döndüğünde nasıl bizim pazara dağılabiliyor? Kontrolsüzlük var belli ki, bu da tedirgin edici.

İşte katıldığım seminerde iç rahatlatan örnekler verdi Prof. Dr. Harun Raşit Uysal. Keşke onun gibi 100 tane hoca olsa da, bütün üreticiler birleşebilse. Kooperatifleşmenin önemi, insan sağlığı, küçük aile işletmelerini pazarda güçlü hale getirmenin yolları, kadının kooperatifçilikte yeri ve önemini o kadar güzel anlattı ki, iyi ki gitmişim dedim.

En kısa hali ile “Ülkenin geleceği için üretmek, güçlenmek için birleşmek zorundayız.”

Kooperatifleşmenin hem köylü hem de pazar açısından ne rahatlatıcı bir durum olduğunu idrak etmek gerektiğini çok güzel örneklerle anlattı hocamız. Bolu şehrinde 183 tane kooperatif varmış. Ne güzel diyor insan ilk duyduğunda ama bir de şöyle bakmak lazım, bu sayı düşürülmezse ve her köyden bir ya da bir kaç kooperatifi çıkarsa, aralarında oluşacak rekabet huzurdan, refahtan çok sıkıntı getirmez mi? Ürün hacmini aşağı çekmezler mi, kendi şehriniz içinde rekabetle neden uğraşasınız ki, zaman kaybı? Birleşmek her zaman daha büyük güç getirecektir. Amacımız, ithal etmek olmalı. Beyaz Zambaklar Ülkesinde yaşamak istemez miyiz?

Gıda egemenliği konusuna getirdi hocamız. Benim de aklıma en kötü örneklerden biri olqrak Venezuela geldi. Bakın Venezuela’da Chavez döneminde başlayan günlük siyasi ortamın gerginliği ile ayrıştığında kimse umursamadı. İnsanlar futbol maçları için kavga ederken siyasi partiler için kavgalara başladı. Sosyalist zihniyetin hep en iyisi olduğunu düşünürüm normalde ama ideolojiler koltuk/ güç hastalığı ile birleştiğinde ayrışan ve zarar gören halk olur, elde kalansa koca bor sıfır. Her şey hani halk içindi? Üretecek gücü kalmayan bu ülke açlık yüzünden sınırlara dayanan milyonlarca insan manzarasını izletti dünyaya. Gıda egemenliğini kaybeden bir ülke oldu Venezuela. İdeolojiler farklı olsa da koltuk hırsı ve rüşvetin, para sevdasının sonu vatan için değil şahısların doyumsuzluğuna hizmet eder. Burada sosyalistmiş, faşistmiş, şu partiymiş demeyiz. Güç hastalığı yüzünden kaybedilmiş bir ülke kalır elimizde.

Kooperatifleşmek gıda egemenliğini kaybetme riskini ortadan kaldırır. Bir ülke gıda egemenliğini kaybettiğinde diğer ülkelerin kölesi olacaktır zaten, örneklerini görüyoruz. Bunun içinse adil bir yönetim gereklidir. Kooperatifler kurumsal olmak zorundadır. Günlük siyaset Kooperatifi alakadar etmez. Hangi partiden olursan ol, üretici için orada olduğunu unutmadan, hesap vermek zorunda olduğunu idrak ederek kooperatifin başarılı olmasını sağlayabiliriz. Güçlü ülkelerdeki kooperatifleşme oranı %70’tir. Güç buradan gelir.

Karşılaştığım küçük aile işletmelerinden bazı örnekler vermek istiyorum. Siyez Buğdayı sağlıklıdır diye ne reklam yapıldı yarabbi, peki hangi üretici, ne koşullarda üretmiş sorabildiniz mi? Ben bir tanesine sordum, “ilaç (zehir) var mı” diye. “Benim attığım ilacı sen şurup diye içersin” dedi gülerek. Organik sertifikası var hacımızın.

Çok şaşırdığım başka bir örnek daha vereceğim, geçenlerde instagram’da doğal ürün sattığını iddia eden bir dükkânın reklamı çıktı. Merak ettim baktım, bakmaz olaydım. Adam un satıyor, “ekşi mayalı atalık tam buğday unu” Bir anda saçlarım ağardı bunu okurken. Un içine ekşi maya mı kattı ne yaptıysa artık. “Ekşi Mayalı Atalık Tam Buğday Unu”. Yarım kilosu 20 lira. Hangi ata kardeşim? Dayanamadım yorum yazdım, tabii ki cevap gelmedi. Haberi yok ki. Buğdayın adı ne? Atalık olduğunu nerden biliyorsun? Ekşi Mayasının 450 yıllık olduğunu söyleyenler de aynı. Ev yapımı tarhana, hangi un? Ne kadar ilaç sıkılmış o buğdaya? Söyleyen var, bilmeyen de çok.

Kendi yediğine ilaç sıkmayıp, satacağı ürüne ilaç sıkan köylü de tanıdım. Kimse babanızın oğlu değil ama kooperatifleştiğinde bunun önüne geçilir mi? Kooperatifin de amacının zehirsiz gıda üretmek olması gerekir sanıyorum bu bağlamda. Kendi ürününü üreterek de başlayabiliriz bir ucundan. Atıl duran arsalar, tarlalar var bir bina dikeriz köşeyi döneriz diye bekletilen. 20 seneye taş tuğla yeriz muhtemelen. Neyse söylenmeyi bırakayım.

Küçük işletmeleri sadece kooperatifleşerek birleştirebilirsin. Birleşirsen büyürsün, fabrika kurabilirsin, o topladığın ürünü kontrollü ve en sağlıklı şekilde paketleyebilirsin. Misal, buğdaylar yıkandıktan sonra yerlere serilip kurutuluyor. Geçenlerde sevdiğimiz bir dostumuz şu örneği verdi; ürün çoksa ve üreticinin kurutacak yeri yoksa buğdayı yıkamadan direk değirmene götüren çiftçiler de mevcutmuş. Böylece ne oluyor, hayvanların, farelerin bile gezdiği tarlalardaki buğdaylar direk olarak size un olarak geri dönüyor. Unları teste götürdüğünüzde yüksek oranda Kolibasili çıkıyor. Farkında olun derim.

Bir şehirde 183 kooperatif mevcutsa bu kooperatifleri kendi alanları içerisinde de birleştirmek elzemdir. İlçe bazlı kooperatifleşmeden bahsetti hocamız, müthiş. Düşünsenize her ilçede bir Gıda ya da Kadın Kooperatifi var ama bunlar merkeze bağlı olarak pazarlamaya girse, hepsi aynı ürün için aynı logo ile dağıtım yapsa, pazarda ne kadar güçlü olur. Şu an Ovacık ürünlerini bilmeyen kaldı mı? Tire Süt Kooperatifi’ni ben bilmiyordum, hayran kaldım.

Çiftçi sertifikalı tohum almak durumunda kalıyor. Yerel, atalık tohumlar sadece Tohum Takas Şenliklerinde birbirimize verilebiliyoruz. Kaldı ki 2 yıl önce yapılan Yerel Buğday Sempozyumu’nda Tohum Takasları için çoğu hoca kötü şeyler söyledi hatta vatan hainliğine kadar vardırdı biri. Yerel tohumu pazarlamak vatan hainliği değil de, sertifikalı tohuma mecbur bırakılmak mı vatan sevdası?

Kooperatifleşmenin başka bir yararı ise fiyatların sabit tutulabilmesi de olacaktır. Fiyatları uçuran küçük işletmelerden bahsediyorum. Bir atalık tohum olduğunu iddia ettiğiniz bulgurun kilosu 20 lira olur mu? Olabilir mi? Et al et ye kardeşim manyak mısın? Atalık buğday diye ilaç sıkmıyor mu sandın? E ne anladım ben zehirli ürünün atalığından. Buğday gübre istemezmiş, öyle demişti bir hoca. İlacı niye istesin ki? Vücudunuz sadece glütenden değil o sıkılan zehirlerden, suni gübrelerden de hastalanıyor.

Kooperatif Ne işe Yarar? (Eğitim’den Notlar)

Bölgede kredi kooperatifi çiftçiye destek olur.

Tefeci barınamaz.

Islah ve sulama çalışmaları daha rahat yapılır.

Dağınık araziler toplulaştırılır.

Kooperatifin etkin pazarlama yöntemleri ile çiftçi ekonomik olarak rahatlar ve sadece üretime odaklanabilir.

Kooperatiflerde serbest giriş, demokratik yönetim ve işletme fazlasının orantılı olarak dağıtımı önemlidir. Sermayeye sınırlı faiz verilir.

Siyasal ve dinsel tarafsızlık zorunludur.

Peşin satış ve üreticinin eğitimlerine önem verilir.

Yönetim kurulları hesap vermek zorundadır.

Kooperatifçilik günlük siyasetle ilgilenemez.

Kooperatifler bir araya gelerek “bir ürünün ithal edilmemesi gerektiğini söyleyebilmelidir çünkü bunlar kooperatifleri direk ilgilendiren konulardır. Üreticiyi desteklemeyen politikalarla bu ülke gelişemez.

Tohumculuk konusunu sadece ve sadece kooperatifler yıkabilir. 2006 yılında Yerli tohum satışı yasaklanmıştır. Sertifikalı tohum satışına izin verilmiştir. Neden bunun önüne geçemedik? Kooperatifler mevcut hükümet politikalarını değil çiftçisini toprağını ön plana koymak zorundadır.

Kooperatifler kurumsallaşmak zorundadır. Kurumsal yapı içerisinde yönetilen Tire Süt örneğini gösterdiler ve hayran kaldım. Aile şirketlerindeki tipik problem kurumsallaşamamaktır, kuşak kavgası, koltuk/ güç hastalığı, denetimsiz ve orantısız harcama ile iflas eden aile şirketleri gibi kooperatifler de kurumsallaşamadığında iflas edecektir.

Kooperatif varsa, denetim daha fazla olacaktır. Hangi köylünün ne kadar zehir kullandığını nerden biliyorsunuz? Adana’daki çiftçilerin birebir ağzından dinlediğim buğdaylara 3-4 kez sıkılan ot ilacını nasıl da umursamadıklarını. Zehir’e ilaç dedikçe adamlar sanki vitamin veriyorum sanıyor. Sertifikalı tohum zaten gübresiz zehirsiz ayakta kalamıyor, denetim olmayınca işin ucu hepten kaçıyor. Böylece de diğer ülkelerden mallar, insan sağlığına zararlıdır diyerek geri çevriliyor. Bu ürünlerde bizim pazara yayılıyor.

Bu dünyada devamlı değişen moda gibi görünen beslenme akımları olacaktır. 30 yıl önce margarin sağlıklı, tereyağı ise kötüleniyordu. Vita tenekeleri gelmeye başlamıştı. 30 yıl sonra herkes hastalandığında anladık ne olduğunu ve şimdi tereyağına geri döndük. Şimdi de buğday kötüleniyor. Bir avuç toprağı bile boş bırakma, tohum at.

Bu ülkeyi üretmek kurtaracak, üretmemizi istemeyenler ise bir gün aç kaldığında yine üretene koşacak.
“ Türkiye Tarımla, Tarım Kooperatifleçme ile Kalkınır.” (Mahmut Eskiyörük, Tire Süt Koop. Başkanı)

Mizyal.

Read More

Deniz: Beyaz Küpün İçinde

Brian O’Doherty’nin yazdığı “Beyaz Küpün İçinde” adlı bir kitap okudum. Üyesi olduğum kitap kulübünde önerilen kitaplardan bir tanesi idi gerçekten yeni şeyler öğrendiğim çok farklı bir deneyim oldu. Bu kitap tartışılırken benim için önemli olan “çocuklarımızı sanatla buluşturmak” konusundan bahsedildi. Ufak yaşlardan itibaren müze gezmek, galeri ya da sergilere götürmenin önemi vurgulandı sohbet arasında. Kalabalık içerisinde de pek konuşamadığımdan sadece hayallere daldım o sırada.

Bir hafta önce Ankara’da beşincisi düzenlenen ArtAnkara fuarı vardı. Yurtdışından da katılım olmak üzere tahminimce yirminin üzerinde galerinin katıldığı etkileyici bir fuardı. Ben resim ve heykel sanatına ilgili fakat bilgili olmayan bir faniyim sadece ama daha çok bilmeyi, daha derine inmeyi çok isterdim.

Ankara’ya gittiğimiz gün fuarın son günüydü. Fırsat bu fırsattı! Deniz’i zar zor ikna ettim, en azından Devrim Erbil ve Ekrem Kadak eserlerini görmem gerekiyordu, çünkü takık bir insanım. Bu çocuğun kime çektiğini sormanıza gerek yok aslında. Bir yandan da Deniz’in de gelmesini istiyordum; “Çocuk bir sergi görmesin mi? Gidip yağlı boya tablolarına bakmasın mı?”, diye kendi kendimi ikna sürecine girdim, girmez olasıca beynim. Bence başıma ne geldiyse vicdanımdan geldi.

Adımımızı atmamızla kalabalığın uğultusu suratımıza bir tokat gibi çarptı. Deniz kalabalıktan pek hoşlanmaz, burası da kalabalığı da geçmiş resmen ana baba gününe dönmüş. Eserlere sakin sakin bakmak mümkün değil, galeri adlarını not alıp daha sonra gidebilirsiniz havası var etrafta. Deniz şaşırdı tabii, böyle bir kalabalıkta yapılacak en doğru şey kalabalıktan kaçmaktı ona göre ve belki de haklıydı.

Bu sırada ben Devrim Erbil eserlerinin nerede olduğuna bakıyordum ama maalesef yanlış yerden döndüğüm için bir türlü o bölüme ulaşamıyorum, bir yandan da kalabalıkta oğlanı kaybetme telaşı içindeydim. Çok şükür metro durağından hallice mekanda Ekrem Kadak cam eserlerine ulaştım. Bir anda etraf boşaldı, Kadak için geniş bir bölüm ayrılmış, bir de koltuk var ki değmeyin keyfime. Bu sırada Deniz’le göz göze geldim, gelmez olaydım. Kriz çanları çalmak üzereydi biliyordum. Başladı sorguya; “ne zaman gidicez?”, kafamda deli sorular vardı. Dikkatlice cevap vermem gerekiyordu, o pimi çekmeyecektim, çok kıvrak cevaplar vermeliydim.

Çocukları sanata alıştırmak lazım, derin nefes al Mazyal. “Gitmiyoruz, daha yeni geldik”, dedim sakince. Zeka fışkırıyor o sırada benden. “Bak ne güzel şeyler yapmışlar, renklerin güzelliğine bakar mısın? Sen en çok hangi rengi sevdin?” gibi bir şeyler saçmaladım.“Hiç birini sevmedim, iğraaanç”, dedi. Ortalığa bağırdı. “Bir daha iğranç kelimesini kullanırsan bozuşuruz Deniz, ne demek iğranç?”, dedim sessizce. Oturttum koltuğa, düzgün bir konuşma yapmak için derin bir nefes aldım. O sırada bir bey geldi, dünya tatlısı. “Oo yakışıklı, beğendin mi resimleri? Aferin sana ne güzel geziyor bak adam olacak çocuk” demesin mi? Beni bir telaş almasın mı, yani bir anne çocuğundan bu kadar mı korkar diye de kendime üzüldüm. Benimki nasıl bir dengesiz cevap verecek acaba şimdi diye tüylerim diken diken, yüzümde gülsem mi ağlasam mı gibi yavaş çekim bir korku oluşmuş eminim. O sırada beklenen oldu. Deniz’in burun tıkanıklığı ve sprey sıktırmamasına bir çözüm olarak bir oyun bulmuştum, bulmaz olasıca ben. Oyun şöyle ilerliyor, sevgi pıtırcığı çocuğumuz bir anda sümkürüyor ve ben korku, çığlık ve telaş pozları ile peçete ile koşturuyorum. “Vayyy beee sümük şampiyonu sensin” ile bitiriyoruz durumu. Yani anlayacağın aile olarak entellektüel seviyemiz bu, senin bu sergide ne işin var mevzusuna girmiyorum. Adamcağız güzelce çocuğumuzla renkleri ve eserleri konuştuğumuzu sandığından bizimle sohbet etmek istemiş ve hayatımızda ilk kez iyi anne baba sanılacak olmanın heyecanı ile yüzümüzde güller açmıştı. Asil evladımız adamın gözünün içine baka baka sümkürmeseydi her şey bir rüya gibiydi. Üstüne bir de yanımda olmadığı için asil veledim ağzına kadar akan sümükle kaldı. Hafif bir başım döndü o an, bir sessizlik çöktü etrafa, ağır çekim hayali kur şimdi ve kalın sesle HAAAYIIIıııııır haykırması çınlasın ortalığa. Hayal edebildin mi durumu? Entellektüellik mevzusunda sümük seviyesinde ilerliyoruz o sırada. Adam “ayy sivimli şiy” gibi bir şeyler mırıldandı ama nasıl gittiğini göremedim.

Artık vakit tamamdı, gurumuz ile ayrılacaktık o beyaz küpün içinden. Brian O’Doherty olayı görse kitabı yazdığına pişman olur. Neyse birinden peçete buldum, sümüklü ama gururlu bir şekilde çıkışı aramaya koyulduk.

Devrim Erbil bölümünü gördüm çıkarken, beni aldı bir sevinç. Hızlıca bakacaktım sadece yemin ediyorum sana. Bizim oğlan arkadan bağırmaya devam ediyordu, “senin çocuğun olmak istemiyorum, gidiyorum artık buralardan, tek başıma yaşamak istiyorum” gibi onbeş yaş triplerine başlayınca dönüp iki çift laf edecektim ama demeye vakit kalmadan başka bir olay vuku buldu. 4.5 yaş döneminde yaşadığı ufak vücut, büyük kafa orantısızlığı ile dengesini kaybetti, kafa önde hızlıca ilerlemeye başladı. Karşıda Devrim Erbil’in artık kaç milyonluk tablosu bilemiyorum ama vardır epey bi para. Beş adım ötesini gördüğün filmlerde gibiyim, “gidiyor gönlümün efendisi, bodozlama giriyor tabloya” dememle panter gibi atılmam bir oldu. Yarabbim sana şükürler olsun, hesabı ödeyemesen bulaşık yıkatırlar da, Devrim Erbil tablosuna 4.5 yaşında bir çocuk kafa göz girdi deseler, çocuğu bırakıp çıkayım teklifini götürsem kabul görmez muhtemelen. Öyle bir ikilem içindeydim.Neyse çığlık çığlığa bize yakışır biçimde bitirdik gezimizi.

Çok şükür.

Ben de inanıyorum, tamamen katılıyorum çocuklara sanatı sevdirelim.

Sevelim sevilelim.

8 yaşından sonra tekrar deneyelim.

Read More

Travmasavar

Image result for baby shark

Çocuklukta yaşadığı travmaları atlatamadığımız ve atlatmak için binbir takla attığımız günlerde yaşıyor muyuz? Evet yaşıyoruz. Sağım solum çocuklukluk travması.

Yer gök mutluluğu arama formülü bulmaya çalışanlarla dolu. Travmalardan sıyrılmak için yazılmış milyar tane kitap alıp diziyoruz kütüphanemize.

Regresyon terapileri, şamanik yolculuklar, sorulan sorular ve EMDR ile ortaya çıkan unutulan hatıralar. Aman yarab, Aristo’dan beridir mevzu bu işte; “mutluluk”.

Bu kadar çok mutluluk üzeri konuşmaların ve kitapların sonunda benim o çıkasıca gözlerim yine 108 cm’lik dik saçlı, aksi, inatçı sıpama dikilmese miydi? “Düşünme Mazyal, lütfen bir kez olsun düşünme,” dedim kendime. Yapamadım.

Doğumu ile beraber depresyona giren ben, ona travma yaşatmamalıyım diye okuyup okuyup delirmese miydim? Hayaller kurmasa mıydım? Bir aylık bebeğimi kucağıma alıp yapacaklarımın listesini yapmasa mıydım?

Ses yükselmeyecek, bağırarak değil sakince anlatarak anlaşacaktık, doğru yolu bulması için ben yol gösterici olacaktım sadece. O da mükemmel kişiliği ile (ki benim çocuğum olduğu için ulvi ve muhteşem bir varlık olarak görüyordum kendisini o zamanlar) beni anlayacak, beraber Tolstoy’dan, Aristo’dan örnekler vererek sonrasında Tasavvufa yönelecektik.

Ben doğurdum sonuçta. Her ananın çocuğu kendine mikemmeldir bir yerde.

Böyle asil bir ilişki yürütecektik. Şüphen mi vardı? Tabii, birinci aydan sonra biraz değişmeye başladı benim oğlan. Birde 8 aylık doğmuştu sanıyorum o yüzden. Birinci aydan sonra kendine gelir demişti zaten doktor. Sonra bir ağlamaya başladı, Allah seni inandırsın bir daha da susmadı. Uyumadı. Ağladı. Emmedi. Ağladı. Uyumadı. Ağladı. Uyumadı. Uyumadı. Uyutmadı. Uyumadı. Yemedi. Uyumadı.

En sonunda sadece “uyutmadı” kaldı aklımda. Okuduklarımı unuttum çoğunlukla. Sonrası felaket. Travma avcısı gibiydim. Aman özgüveni zedelenmesin. O nedir ya? Travmasavar gibi uğraşıp duruyordum resmen ama uykusuzdum…hem de çok!!

Deniz dört yaşına girdikten sonra biraz daha rahatladık aslında, en azından az buçuk anlıyor, dinliyor falan. Uykusuzluk bitti ama travma takıntım son sürat devam ediyordu.

Dördüncü yaşını Kaş’ta kutladık, kutlama gecesi dedesiyle onbeş dakika kadar balkonda sohbet ettiler. Ben de çok sevindim zira babamla pek vakit geçiremiyorlardı. Onbeş dakikanın sonunda, “artık yatma vakti geldi,” diyerek sohbeti bölmek zorunda kaldım fakat sohbette bir terslik olduğunu da fark etmedim değil yani.

Kaş’ta her gece domuzlar tepeden inip, çöplerden yemek yemeğe geliyorlar. Üzücü bir durum çünkü onların yaşam alanlarına gelip ev dikmişiz, ne yiyecek, ne avlanacak yerleri kalmış o yüzden çöp karıştırmaya mecburlar. Sitenin köpekleri ise domuz avcısı olmuş, onları sokağın başında görür görmez havlıyorlar ve kavga başlıyor. Seyreyle gümbürtüyü.

Karşıdan domuzlar görününce ve köpekler havlayınca Deniz ürkmesin diye babacığım açıklamalara başlamış. Mevzu 3. Sayfa haberi gibi devam edecek sıkı durun.

“Bu şerefsiz domuzlar her gün geliyorlar ama Cruise bizi koruyor oğlum sen merak etme. Cruise onların gelmesine asla izin vermez. Gerçi geçenlerde domuzları kovalamak için taaa karşı tepelere gitmiş, domuzlarda Cruise’u biiii tepelemiş, sonra iç kanama geçirdi tabii, hemen hastaneye götürdük, iyileşti.” Travma nambır van.

Oğlan neresinden soru soracağını şaşırmış. “Dede noldu Cruise’a, hastaneye mi gitmiş? Bize de yaparlar mı bunu domuzlar? İç kanama ne demek?”

Bu kulaklar bunu da mı duyacaktı. Kişisel travma rehberi gibiyiz. Atladım hemen mevzuya;

“Yok oğlum yapmazlar deden şaka yapmış, öyle şey olur mu yaa!! Baba napıyon allaanı seversen, anlatma şunları…”

“Yaaaa ne dedik, yalan mııı söyledik?” diye ordan cevap yetiştiriyor halâ.

Bu olayın üstüne binbir soru sordu ve rahatlattık yavrucağı, mevzu unutulmaya yüz tutmuştu ki yine bir muhabbete girdiler telefonda. Travma nambır tu.

“Dede ben yine Kaş’a gelmek istiyorum”

“Gel oğlum burda seninle denize gireriz

Denize giremem çünkü orda köpek balıkları olabilir” (Okulda baby shark diye bir şarkının videosunu izletmişler, orda aklına takılmış)

Şimdi buraya kadar dede torun konuşması çok tatlış, tontiş, minnoş ve her türlü güzel kelimenin –oş, -iş,- üş ve -üş’lü ekini alabilirdi.

Hoperlöre almışım telefonu, dede ve torunu konuşturuyorum saf saf o sırada. Babam aldı yine sazı eline asla durmuyordu, durdurulamıyordu bildiğin. O gür sesiyle başladı;

“BeeeeEEN OO KÖPEKBALIKKLARINII ÖLDÜÜÜRÜRÜÜÜÜM, KİMSE BENİM TORUNUMAAA DOKUNAMAAAZ TAMAMM MIII DEDİİİİŞ!! SEN MERAK ETME, SENİN DEDEN VAR DEDEEEEN, ONLARIII ALDIIIĞIMM GİBİ FIRLATIRIM HEPSİNİİİ ÜLDÜÜÜRÜÜÜÜM”

Yani bir an ben bile oğlanın etrafı köpek balıkları tarafından sarılmış, tepelerde sniper’lar bekliyor falan gibi bir moda girdim. “Nerde lan o köpekbalıkları” diye atlamak üzereydim oturduğum yerden.

Tam atıma atlayıp dört nala çocuğu kurtarmaya gidecektim ki kendime geldim. Babamı durdurmak zorundaydım çünkü olay toplu katliama dönmek üzereydi.

Öldürmek yook baba haaayyııııır baba duuuuuur” diye çığırmaya başladım. Babamın sesi baya gür olduğundan benim sesi bastırmaya başlamıştı, sen misin bağıran. Ben de kendisinin kızı olduğumdan fena değilimdir, bastırdım.

“OĞLUUM SEN ONU DİNLEMEE ANNEEEEMMMM, BİZİM DENİZLERDE KÖPEK BALIĞI OLMAAAAAZ DESENEEEE BABAAAAAAA

Tabi adam tenor doğmuş, Pavarotti’nin Adana şubesi olduğundan durmuyor, serde Adanalılık olduğundan da o sırada köpek balıklarının derisini yüzüp kebaba çeviriyor. Arada Deniz şaşkın ama sessiz bir şekilde olayı anlamaya çalışıyor ama ortamda dehşet bir bağırma ve çığırma var, neyse ki bir an kimse kimseyi anlamaz oldu ve o an rahatladım. Telefonun hoperlörünü kapattığım gibi aldım telefonu. “Baba ben seni birazdan ararım,” diyerek kapadım telefonu.

Göz göze geldik travma jr.’la, “merhaba canım” dedim.

Öyle bir şey vardı hatırladığım, çocukları kaydırağın tepesinde görünce panikletmemek ve korkutmamak, zarar vermemek için sadece “merhaba canım” diyecektim. Ah o kişisel gelişim kitapları. Bir de okuduğumu doğru yerde kullanabilsem ne güzel olacak.

Gözlerime baktı ve “anne, sessiz ol artık, hiç bir şey duyamıyorum” dedi.

Eşşoleşşek aynen böyle dedi. Bir yandan televizyon açıktı, o daha çok ilgisini çekmiş demek. Ben de kendi kendime çocuğu denizin derin sularındaki köpek balığı sürüsünden falan korumaya çalışıyorum. Yemin ediyorum 3 gün bu kabusu gördüm.

“Ulan hayat! 36 yaşıma geldim ve travmaları hala ben yaşıyorum farkında değilim,” dedim içimden. Travma yaşatmamak uğruna bilinçaltımızla verdiğimiz savaşa, çocuğu koruyayım derken kendimize yaşattığımız travmalara ne diyeceksiniz eeeyyyy kişisel gelişimciler.

Bundan sonra bana travma diyen herkesi köpek balıkları kovalasın!

Kişisel gelişim kitaplarımı satışa çıkaracağım.

İçine de not: Aslen çok mutlu bir insan iken kişisel olarak gelişmek isteyip, depresyona girdi. Bundan sonra çareyi polisiye romanlarda aramaya karar verdi.

Arınıyor, arınıp geri dönecek dersiniz.

Sevgiler.

Read More